duvarları bile olmayan dünyanın kapılarını kapatmaya çalışıyorlar!


"senin bir yönün var, orada durur yaşarım."

-turgut uyar


Ne o beni kandırmıştı. Ne ben onu baştan çıkarmıştım. İkimizde bildiklerimizin ötesine, bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik. Bir noksanlığı var sanıyorduk bütün olanların belki. Ama aslında bütünlerimize bahaneydik.
-Turgut Uyar




- hani ölüler insansız yıkanırdı ya bu topraklarda, o zaman işte..
- nasıl ya?
- ölüleri sadece yağmurların yıkadığı zamanlar, belki ölülerin bile başka insanlara ihtiyacı olmadığı zamanlar...


DAVA İNSANLIK DAVASI

Author: Yasemin Şahin /

Allah birdir Peygamber Hak 

Rabbül âlemindir mutlak 
Senlik benlik nedir bırak 
Söyleyim geldi sırası 

Kürt’ü Türk’ü ne Çerkez’i 
Hep Ademin oğlu kızı 
Beraberce şehit gazi 
Yanlış var mı ve neresi 

Kuran’a bak İncil’e bak 
Dört kitabın dördü de hak 
Hakir görüp ırk ayırmak 
Hakikatte yüz karası 

Binbir ismin birinden tut 
Senlik benlik nedir sil at 
Tuttuğun yola doğru git 
Yoldan çıkıp olma asi 

Yezit nedir, ne kızılbaş 
Değil miyiz hep bir kardaş 
Bizi yakar bizim ataş 
Söndürmektir tek çaresi 

Kişi ne çeker dilinden 
Hem belinden, hem elinden 
Hayır ve şer emelinden 
Hakikat bunun burası 

Şu âlemi yaratan bir 
Odur külli şeye kâdir 
Alevi Sünnilik nedir 
Menfaattir varvarası 

Cümle canlı hep topraktan 
Var olmuştur emir Haktan 
Rahmet dile sen Allah’tan 
Tükenmez rahmet deryası 

Veysel sapma sağa sola 
Sen Allah’tan birlik dile 
İkilikten gelir bela 
Dava insanlık davası…
 
Aşık Veysel Şatıroğlu

KOŞARADIM

Author: Yasemin Şahin /



Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak
Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak
Unuttunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu;
Toprağı rüzgârı denizi göğü
O her zaman bir insanla anlamlı
Tükenmez bir hazine gibi kendini sunan doğayı
Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların
Ve ucuz korkuların kör kuyularına
Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz.


Fırlayıp ilk ışıklarıyla günün dağınık yataklardan
Koşaradım gidiyorsunuz işinize değişmeyen yollardan
Kurulmuş saatler gibi günboyu çalışıp tekdüze
Uzayan gölgelerle koşaradım dönüyorsunuz evinize.
Ne kadar uzaksa bir felaket sizden o kadar mutlusunuz
Unuttunuz başkalarının acısını duymayı
Küçük çıkarların büyük kurnazları
Alışverişe döndü tüm ilişkileriniz, hesaplı, planlı
Sevgileriniz ayaküstü, ilgileriniz koşaradım
Unuttunuz konuşmayı kendinizi vererek
Düşünmeden bir başka şeyi, içten yalın dürüst
Dışa vurmayı duygularınızı
Unuttunuz, neydi bir ince söze yakışan en güzel davranış.


Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
-Ki bu en büyük kötülüktür size-
Yıkanmıyor bir kez olsun yüreğiniz yağmurlarla
Denizler boşuna devinip duruyor bir çarşaf gibi
Gerip ufkunuza mavisini, çiçekler her bahar
Uyanışın türküsünü söylüyor da görmüyorsunuz.
Sizin adınıza dünyanın pek çok yerinde
İnsanlar dövüşüyor ellerinde yürekleri birer ülke
Anlamıyorsunuz inançlarını bir kez düşünmüyorsunuz.
Ömrünüzü güzelleştirecek bir şey almadan hayattan
Bir şeyler bırakmadan ardınızda gelecek adına
Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim
Koşaradım
Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde..

Şükrü Erbaş

Bir insan hakkında çok şey bilebilirsiniz ama asıl mesele onu tanımadığınızdır. Tanıyamazsınız da değildir, tanımadığınızdır.

inanmak

Author: Yasemin Şahin /






Bir nefesle yaratmak gibi, sözle de yaratılabileceği imkanına inanmak...


Göz Teması

Author: Yasemin Şahin /

Göz teması kurunca da olur, sadece şarkı söyleyen insanlarla dolsun her bir yer hemen şimdi!



'edmond about'un romanı the king of the mountains (1857) için gustave dore'nin yaptığı gravürler, gecenin düşlerini hatırlarken alınan zevkin güzel bir örneğidir. bir ingiliz hanım ve güzel kızıyla birlikte yunanlı eşkıyalar tarafından kaçırılan baş kahraman, genç kızla birlikte -fakat yanında annesi olmaksızın!- kaçıp kurtulma hayallerini anlatarak vakit geçirir.'

Düş söylemleri - Pierre Sorlin


Okuma üzerine - Marcel Proust // alıntı 2

Author: Yasemin Şahin /


"…okuma bir dostluk biçimidir. Ama en azından dostluğun samimi bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir. Dahası o, öteki bütün dostluk biçimlerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur. Biz yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün bu nezaket, bir evin holünde giriştiğimiz bütün o selamlaşmalar ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır. Dahası ilk yakınlık duygusu, hayranlık, tanışma ilişkilerinden sonra ağzımızdan çıkan ilk sözcükler, yazdığımız ilk mektuplar, sonraki dostluklarımızda kurtulacağımız bir alışkanlık ağının, tam bir varoluş biçiminin ilk ipliklerini etrafımızda örer; söylemeye gerek bile yok, bu süre içinde dile getirdiğimiz aşırı laflar ödememiz gereken vaat mektupları olarak kalır ve karşı çıkılmalarına izin verdiğimiz için bütün yaşamımız boyunca acı vererek bize daha pahalıya mal olur. Okumada, dostluk aniden başlangıçtaki saflığına kavuşur. Kitaplarda sahte sevimlilik yoktur. Geceyi bu dostlarla geçiriyorsak, bu, gerçekten istediğimiz içindir. En azından kitaplar söz konusu olduğunda dostlarımızı genellikle üzülerek terk ederiz. Ve onları bir kere terk ettiğimizde, “Bizim hakkımızda ne düşündüler?”, “Densizlik etmedik ya?”, “Bizden hoşlandılar mı?” türünde dostluğu bozan bu düşüncelerden hiçbiri olmadığı gibi, başka biri yüzünden unutulmuş olma korkusu da yoktur. Bütün bu dostluk endişeleri, okuma denen bu katışıksız ve dingin dostluğun eşiğinde son nefeslerini verir. Saygı da gereksizdir; Moliere’n söylediğine tam tuhaf bulduğumuz ölçüde güleriz; bizi sıktığında, sıkılmış görülmekten korkmayız ve onunla birlikte olmakta gına geldiğinde ne dehası ne de ünü onu aniden yerine koymaktan bizi alıkoyamaz. Bu katışıksız dostluğun atmosferi, sözden daha katışıksız olan sessizliktir. Çünkü başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız."
proust - okuma üzerine

Okuma Üzerine - Marcel Proust / alıntı

Author: Yasemin Şahin /




fotoğraf : yasemin şahin

"… bir kitap güçlü bir bireyselliğin aynası olmadığında bile, zihnin tuhaf hatalarının aynasıdır. 

….Kitap zevki zeka ile birlikte artıyorsa, görüldüğü gibi, bu zevkin tehlikeleri de zekayla birlikte azalır. Özgün zeka, okumayı kendi kişisel işleyişine bağlı kılmayı bilir. Okuma, onun için eğlencelerin en soylusundan, özellikle en soylulaştırıcısından başka bir şey değildir, çünkü sadece okuma ve bilme yoluyla zihin “en görgülü hali”ne kavuşur. Duyarlılığımızın ve zekamızın gücünü ancak kendi içimizde, ruhsal yaşamımızın derinliklerinde geliştirebiliriz. Ama bizim zihinlerimizin “görgüsünün” eğitilişi öteki okumuş zihinlerle ilişki içinde olur. "
proust - okuma üzerine

Başlangıçta Kadın Vardı - Luce Irigaray // alıntı 2

Author: Yasemin Şahin /

"Bir ilişki her kim tarafından uyarlanırsa uyarlansın, asla sadece birinin kendine ait değildir. İlişki bir ve öteki arasında gerçekleşir, iki aracılığıyla üretilir ve sürdürülür. Bu iki arasındaki, bir ve öteki arasındaki farklılığın açılımında yer alır ancak, ikiden doğduğu için ne birine ne de ötekine özgü değildir. Belki de bu ilişki, herhangi muhtemel bir uygunluğun dışında, onu yok etmeden uygunlaştırmanın mümkün olmadığı, varoluşun başka bir tarzda cevhere dönüştüğü biricik yerdir."



Başlangıçta Kadın Vardı / Luce Irigaray // alıntı

Author: Yasemin Şahin /





'İnsanlar olarak özgürlüğümüzü nasıl koruyabilir ve geliştirebiliriz? Bu basitçe sırf aynı insanlığa ait olan bireyler olarak değil, tamamen aramızdakini geliştirerek olur. Aynı insanlığa ait olduğumuz durumda, aramızdaki, zaten insanlar tarafından belirlenmiştir ve hâlâ bizim tarafımızdan geliştirilebilecek şekilde özgür kalamaz. Aksine, aramızdakini, her an, karşılaştığımız kişiyle ilişki içinde, bu karşılamadan doğan enerjiyle geliştirmeliyizdir. Şüphesiz böylesi bir jestle başarılması gereken kritik mesele, kadın ve erkek arasındaki çekimi arzuya dönüştürmektir. Arzudan yola çıkarak çok fazla şey yapabiliriz ve hepsinden önce, iki farklı varlık arasındaki ilişkiyi daima koruyarak, yalnız ve birlikte insanlara dönüşebiliriz. 

İki olduğumuz için ve iki olmayı sürdürelim diye, iki arasındaki, bir topluluk içerisinde kaynaşmasın diye, olumsuzluk için zorunlu saygı hususu üzerinde durmak zorundayım. Ayrıca şunu da vurgulamak isterim ki yalnızca sanatın genel bir uygulaması aramızdakini sürdürebilir ve geliştirebilir. İhtiyaçlarımızın arzuya dönüştürülmesi, jestlerimizle, kelimelerimizle, ötekiyle/ötekilerle, dünyayla her türlü ilişki kurma biçimimizde sanatın aracılık etmesini gerektirir. Artık mesele sanatı felsefeye boyun eğdirmek ya da eğdirmemek meselesi değildir. Fakat felsefeyi, felsefenin başka bir aşamasına ulaştırmak, insanlığı kendine daha uygun, ilişki içindeki varlıklar tarafından şekillenen bir felsefeye teşvik etmek adına enerjimizi devamlı bir sanatsal süreç üzerinden dönüştürmeye başlamalıyız. Sanat sadece bazı sanatçılara uygun, lüzumsuz bir iş değildir. Sanat doğadan kültüre, içgüdülerin tatmininden arzunun paylaşımına geçiş için, aramızdakinin geliştirilmesi ve korunması için, herkes tarafından kabul edilen temel günlük bir anlaşma olmalıdır. Sanat, güya diğer alemlerden daha yüce olan varlıklar tarafından değil, ilişkideki varlıklar tarafından şekillendirildiği haliyle, insanlık kültürüne girmek için ahlaktan daha kritiktir. 

Aramızdakinin, insanlığın çekirdeğine ait olan bir veçhesi olarak ele alındığının farkına varacak olursak, felsefe ve inancın da aslında ayrılamaz olduklarını keşfedeceğiz. O halde bizden istenen, insan gelişiminin yeni bir aşamasına, sanatın, felsefenin ve dinin, Batılılar olarak bildiğimizden farklı, başka bir anlamla donatıldığı ve farklı bir şekilde uygulandığı yeni bir çağa adım atmamızdır.'


Başlangıçta Kadın Vardı / Luce Irigaray

altyazı emekçilerine

Author: Yasemin Şahin /

filme altyazı çeviren insanlar bir de çalan şarkıların ne olduğunu yazmıyor mu. ne tatlısınız lan. film bitene kadar platonik takılıyoruz farkında değilsiniz.

Lilith - Esra Pekin -alıntı

Author: Yasemin Şahin /


resim : gustav climt - Danaë

Öğleye doğru uyandım, aniden biri tarafından dürtüklenmiş gibi. Bir süre yatakta oyalanarak gündelik telaşın dışında kalmanın yollarını aradım. Bedenim uyanmış olsa da beynim içinde bulunduu gaflet uykusundan uyanamıyordu. Daha doğrusu uyanmayı tercih etmiyordu. Gözlerimi odanın türlü yerlerine dikip asıl düşünmem gereken mevzudan fersah fersah uzaklarda dolaşıyor, asıl konuya bir türlü ulaşamıyordum. Bir karara varmak için erken saatlerdi. Saat henüz sabahın ll'iydi.
Zorbela yataktan sırtımı kaldırdıımda yirmi dakikanın geçmiş olduğunu anladım. Pikeyi üzerimden iterken yere düşürdüm. Eğilip onu almak bile zor geliyordu şu saniye bana. Pikenin üzerine basıp gardırobun üzerindeki aynada kendi suretimle karşılaştım. Madik atılmış biri için fazlasıyla güzel görünüyordum. Demek kandırılmak bünyeme iyi geliyordu. Seksek oynar gibi düşünceden düşünceye atlıyor, ama taşı hep geride unutuyordum. Ben dengemi bulmaya çalışırken taş yerinde duruyor, ben sadece çizgilere basmamaya gayret gösteriyor, taşı hep arkamda unutuyordum.
Unutmak istediğim taşı orada bırakıp mutfağa doğru yollandım. Karnım açtı. Genellikle sabahları uyandıktan sonra bir süre - ki bu süre birkaç saati bulurdu ekseriyetle- canım kahvaltı etmek  istemezdi. Birkaç fincan bol sütlü filtre kahve ve sigara yeterince doyurucu bir besin kaynağı niteliği taşırdı benim için. Ancak bu sabah açtım ve uyanalı sadece yarım saat kadar olmuştu. Demek ki aldatılmak beni iştahlı biri haline getiriyordu. "Ne güzel." dedim kendi kendime, ”bedenimin tüm uzuvları kırılan kalbimi onarmak için birli olmuş çalışıyor. Kim demiş acının hayatı bir lahzada zenginleştirmediğini. Acının bana şu an yaptığını annem yıllarca yapamadı. Acı en iyi iştah açıcıdan daha etkili bir formüle sahip demek ki. . .” Buzdolabını açtım ve elime ne gelirse çıkardım. Dil peyniri, kaşar peynir, zeytin ezmesi, ahududu reçeli, kaymak, pofuduk ekmek ve domates. Domateslerin kabuklarını soydum, başka bir zaman olsa domatesin zarını çıkarmak bana zor geldiği için yememeyi tercih ederdim hâlbuki. Kendime şık bir sofra hazırladım. Ne zamandır kendimle kahvaltı etmiyordum. Babamın lafını anımsadım o anda. Babam kahvaltının önemini vurgulamak için neredeyse benim için işkence olan her kahvaltı esnasında şöyle derdi: ”Kahvaltıyı kendinle, öğle yemeğini dostunla, akşam yemeğini düşmanınla yemelisin. Ne kadar az konuşursan o kadar çok yer, ne kadar çok konuşursan o kadar az yersin.” Haklıydı. Konuşamadığım kelimelerimin yerini lokmalarla doldurup hiç ara vermede en az iki kişiyi duyurabilecek bir öğünü tek başıma tüketmiştim. Artık neredeyse 13.00'e geliyordu.
Galeriyi aramam gerekiyordu. Ortağıma beni bugün ve belki ilerleyen birkaç gün boyunca idare etmesini, iyi olduğumu, beni merak etmesini gerektirecek bir durumun söz konusu olmadığım söylemek için. Ya da kısaca hasta olduğumu söyleyebilirdim. İkinci seçeneği seçtim. Hastalanmıştım ve yataktan kafamı kaldıramıyordum. Biraz dinlenmek iyi gelecekti bana. Sanırım sözüm ona hasta olduğu halde iştahı benim kadar kuvvetli, benim kadar sağlıklı görünen biri daha olamazdı. Canım aşerercesine kahve istiyordu. Ardından tekrar mutfağa gittim, sanırım bugün vaktimin çoğu evin bu bölümünde geçecekti. Kahve makinesinin ne zamandır temizlemediğim termosunun içini temizledim. Filtre kâğıdını yerleştirdim. Abartarak kendim için epey fazla miktarda kahveyi filtreye koydum, su haznesini, mutfak tezgâhım da ıslatarak suyla doldurdum ve makineyi çalıştırdım. Kahve rayihasım dışarıya salarken sermest olmuş gibi burnum kokunun peşinden mutfakta oradan oraya savruluyordu. İçmek için değil sırf koklamak için bile kahve yapılmalıydı. Burnum kahvenin kokusu, damağım tadıyla dolduğunda sigaramı yakıyor ve öylece hiçbirşey yapmadan mutfak masasının rahatsız sandalyesinde oturuyordum.
Birden az önce üzerinden atlayarak görmezden geldiğim seksek taşı çarptı ayağıma. Taş canımı yakmış, orada olduğunu hatırlatmıştı. Kayıtsızlığımdan sıkılmış, kendini bana anımsatmak istemişti canımı yakarak..... Canımı yakmaktan başka bir çaresi yokmuş gibi. Nasıl ki vücudumuzun unuttuğumuz yerlerini yaralandıktan ya da ağrıdıklarında ammsarız, taşı da ayağımın serçe parmağına çarparak onu acıttığında hatırlamıştım. Demek ki acı  ile hafıza aynı yolun yolcusuydu. Bize en çok acı verenleri asla " unutmamamızın nedeni buydu; ya hafızamızdan vazgeçip, bizi  sadece tek tip güdük bir mutluluğun içine hapseden bir yaşamı  seçecektik ya da ona sarılıp acılarımızın çeşmilendiği bir geleceğe doğru pupa yelken ilerleyecektik özgürce. Ben özgürlüğü seçmeye çok daha önceleri karar vermiştim, yaşamayı çok sevdiğim için değil, yaşama ancak böyle katlanabileceğimi anladığım için. Her gün tadı ne derece enfes olursa olsun aynı yemeği yemek zorunda kalmak benim tercihim olamazdı. Aynı Fadiş Teyze gibi. Bu yüzden kınalı kekliklerini sürüp giden hayat gailesi içinde unutacağmı bildiği için gözünün önüne koymuştu. Baktıkça hatırlamak, hatırladıkça acılanmak, acılandıkça nefes almak için.
Salondaki kitaplığın üzerindeki tahniti yapılmış kınalı kekliklere, muhabbetkuşuna ve Afrika gri papağanına bakarken ne yapmam gerektiğini artık biliyordum. Onları öldürecek ve ölülerini diğer ölülerimin yanına, olmaları gereken yere yerleştirecektim. Bunun için iki tane bayağı kargaya ihtiyacım vardı... 1-1 yani 2 tane karga maketi, 2 tane bayağı karganın ölümüne mal olacaktı...

"Sevgi Soysal Yaşasaydı Aşık Olurdum" kitabından...

Author: Yasemin Şahin /

"Sana söyleyemediklerimi karıncalara söyliyeceğim -senden benden yalnız bozkıra! Susuyoruz bak hep. Söyliyemediklerimizi susuyor, bilmediklerimizi konuşuyoruz. Senden benden yalnız bozkır, oysa yaratık dolu, yaşam dolu -ya karıncalar? Hep oturup cigara içiyoruz, konyak içiyoruz yetersiz, asıl yetersiz biziz, yalnızlığımız en yetersiz -ya bozkır? Ben kadının biriysem sevilmeliyim, sen bilmezsin güzel miyi, en büyük güzelliğim senin bilmezliğin, duymazlığı -ya en boş damlalar gözlerimizde? Bak, tozluyuz biz, çok tozluyuz -ya bozkır, bozkır yolundan kamyonlar geçerken kalkan toz? Bak, hayal kurarım, en zevksiz acıklı şeylere gözyaşı dökerim de kendimi bilmem. Biz bilmeyiz birbirimizi; böylesine mutlu değil miyiz bazı?
Bu evrende her şeyi silecek birileri, yaşamları çoktan. Bu önemli değil, biz çoktan tükenmişiz. Bırakıp bırakıp ırak kentlere bile gidemeyiz, bu uğraşı ister. Bak, bizi ağaçlandırmak güçtür -ya bozkır?"



"Bir insana aşık olmak; onu kalabalığın içinden çekip çıkarmak, çokluğun içinde tek kılmak ve sonra aynı hızla o teklik içindeki çokluğu keşfetmektir."
"Eğer siz ötekinin rüyasına girmiş bulunduysanız berbat haldesiniz."

Gilles Deleuze




Ben, Sen, Biz

Author: Yasemin Şahin /



Kendini varolanı yenilemekle, betimlemekle ve yeniden üretmekle sınırlamamak, aksine henüz olmamış olanı icat etmeyi ya da düşlemeyi bilmek…

Ben, Sen, Biz - Luce Irigaray


Bağımsızlığa Doğru -2

Author: Yasemin Şahin /



Sahici aşk, iki ayrı özgürlüğün karşılıklı tanınması temeline oturmak zorundadır; seven kadın da, erkek de, o zaman, hem kendi varlığını, hem de karşısındakinin varlığını duyacaktır: hiçbiri aşkınlığından vazgeçmeyecek, kendi varlığını sakatlamayacaktır; ikisi de, üzerinde yaşadıkları dünyada, birtakım değerler ve erekler bulup ortaya çıkaracaklardır. Her ikisi için de aşk, kendini verişte benliğini tanımak, evreni zenginleştirmek biçimine girecektir. Gerorge Gusdorf, la Connaissance de Soi ( İnsanın kendini tanıması) adlı yapıtında, erkeklerin aşktan, sevgiden beklediğini pek güzel özetlemektedir.

Aşk, bizi bizden, dar kalıbımızdan kurtararak kendi benliğimizi gösterir bize. Bize yabancı olan ve bizi tamamlayan varlıkla ilinti kurduğumuz an kendimizi olumlarız. Bir bilgi türü olan sevgi, nicedir içinde yaşadığımız görünüme bile yeni nitelikler kazandırır, önümüzde yeni gökler, yeni topraklar açılır. İşin en büyük sırrı da buradadır zaten: dünya bir başka varlıktır, ben de bir başka varlık’ım. Ve sevdiğim an, bunu bilen tek kişi olmaktan çıkarım. Daha da ileri giderek, bunu bana öğretenin işte bu ikinci kişi, (sevdiğim yabancı varlık) olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse, kadın erkeğin kendi varlığının bilincine varmasında en önemli rolü oynamaktadır.

Bir delikanlı için aşk konusunda çıraklık etmenin önemi de işte buradan gelmektedir: Stendhal’ın, Malraux’un “ben de bir başka varlık’ım” dedikleri anda duydukları engin zevki hepimiz biliyoruz. Ancak, Gusdorf, şu satırları yazarken haksızdır: “aynı şekilde, erkek de, kadın için, kendi varlığını tanımada kullanacağı vazgeçilmez bir aracıdır”, çünkü, bugün erkeğin durumu kadınınkinin aynı değildir; sevgi ilişkisinde erkek başka bir görünüşte ortaya çıkmakta, bu yeni görünüş de kişiliğine katılmakta, ama temek bir varlığı aynı kalmaktadır. Kadın da onun gibi kendisi için var olan bir varlık olabilseydi, sevgiden aynı yararı sağlayabilecekti; bu ise, onun iktisadi açıdan bağımsız olmasını, kendine özgü birtakım erekleri bulunmasını ve kimsenin aracılığı olmadan, kendisi, topluluk yönünde aşabilmesini gerektirir.
……
Erkekler, istek üzerine, sevginin, kasın için en yüce bütünleniş olduğunu ileri sürmüşlerdir. Nietzsche: “Kadın olarak seven bir kadın, bu sevginin yardımıyla, çok daha derinlemesine kadınlaşır” demiş.
…..
Kadın, güçsüzlüğü değil, güçlülüğü içinde; kendinden kaçmak değil, kendini bulabilmek; var olmaktan istifa etmek değil, varlığını olumlamak üzere sevebildiği gün, aşk, hem onun hem de erkek için korkunç bir tehlike olmaktan çıkıp bir yaşam kaynağı haline gelecektir.
…..
Erkek titiz bir iyi niyete sahipse, evli ya da sevdalı çiftlerde, karşılıklı bir cömertlik içinde, tam bir eşitliğe kavuşmak mümkün olmaktadır.
…..


Kadın 2. Cins - Bağımsızlığa Doğru / Simone de Beauvoir 


 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
gazeteler gazeteler