Kayıtlar

Yaratma Cesareti / Rollo May / Piet Mondrian hk. (alıntı)

Resim
Sanatçıların dünyalarıyla nasıl karşılaştıkları her has yaratıcı ressamın eserinde görülebilir. Birçok olası örnek arasından, Piet Mondrian 'in New York Guggenheim Müzesi'nde 1957-58'deki görkemli sergisini seçeceğim. 1904 ve 1905'teki gerçekçi çalışmalarından 1930'lardaki kare ve dikdörtgenlerine uzanan yol boyunca, resmettiği nesnelerin ve özellikle ağaçların altta yatan biçimlerini bulmak için harcadığı çaba görülebilir. Ağaçları sevmiş olduğu sezilir 1910'lu yıllardaki resimleri, Cézanne gibi başlayarak, gitgide daha ötelere, ağacın altında yatan anlama doğru sokulur - gövde organik olarak köklerini içine daldırdığı topraktan yükselir, dallar kübist bir biçimde, birçoğumuz için ağacın altta yatan özünü şekillendirerek kıvrılırlar ve arka plandaki tepeler ve ağaçların içine doğru bükülürler. Ardından Mondrian'in doğanın "zemin biçimler"ini bulmak için daha derin bir çabaya girdiğini görürüz; artık ağaç, daha az ağaçtır; daha çok, tüm gerçe...
Resim
"Milan Kundera'nın söylediği gibi: Cervantes Don Kişot'u mitlerden, maskelerden, basmakalıplardan, önyargılardan ve önyorumlardan örülü perdeyi yırtmak için gönderdi, içinde bulunduğumuz ve anlamaya çabaladığımız dünyayı sıkı sıkı örten perdelerden... Ancak perde kalkmadıkça ya da yırtılmadıkça boşuna uğraşıyoruz. Don Kişot bir fatih değildi, 0 fethedilmişti. Ancak, yenilgisi ile, bize gösterdiği, “hayat denen kaçınılmaz yenilginin karşısında yapabileceğimiz tek şey durup onu anlamaya çalışmaktır” oldu. Bu Miguel de Cervantes'in büyük, çığır açan keşfiydi; bir kere bulundu mu bir daha unutulamazdı. Beşeri bilimlerle uğraşan bizler önümüzde serili duran bu keşfin izlerini takip ediyoruz. Cervantes sayesinde buralardayız. Perdeyi yırtmak, hayatı anlamak... Bunun anlamı ne? Biz, insanlar, iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin, gerçeğin ve yalanın birbirlerinden kesin bir şekilde ayrıldığı ve asla bir diğerine karışmadığı, böylece şeylerin nasıl olduğunda...
Resim
"Birçok kişinin en büyük modern filozof olduğuna inandığı Hegel, özgür olmak için kişinin zorunluluk’un farkında olması gerektiğini söylüyordu: başarılı olmak ve bozguna uğramamak için kişi doğanın değişmez yasalarını sabırla öğrenmeliydi (yani kaçınılmaz ve imkânsız arasındaki farkı). Doğanın empoze ettiği sınırlamalar bir kere öğrenildi mi – imkânlı ve imkânsız arasındaki sınır çizildi mi- bu öğrenilmiş bilgi ile insanlar uygulanabilir hedefler ve gerçekleştirebileceği planlar yapabilirdi; planların bozulması ve beklentilerin altüst olması yerine. Kısacası doğanın inatçı yasalarına teslim olmak insanın etkin eylem kapasitesini artırırken aynı zamanda insanın seçme özgürlüğünün alanını da genişletir." bu bir günlük değildir - zygmunt bauman - ayrıntı yayınları
Resim
Angelus Novus - Paul Klee Dirilen Tarih Meleği üzerine.... «Angelus Novus dalıp seyrettiği bir şeyden uzaklaşmak üzereymiş gibi duran bir meleği anlatır. Gözleri dik dik bakıyor, ağzı aralık, kanatları iki yana açılmış. Tarih Meleği bu şekilde betimlenir. Yüzü geçmişe dönüktür, Bizim olaylar zinciri olarak gördüğümüzü, o üst üste binmiş yıkıntılardan oluşan tek bir felaket olarak görür ve onu ay aklarının önüne fırlatır. Melek, kalıp ölüleri uyandırmak ister ve kırılıp dökülenleri bütün hâline getirmeyi. Ancak cennetten gelen bir rüzgâr esmektedir; kanatları bu rüzgâra öyle kapılmıştır ki artık onları kapatamaz. Önündeki yıkıntı gökyüzüne doğru büyürken fırtına onu sırtını döndüğü geleceğe karşl koyamadlğı bir şekilde savurur. Bu fırtına bizim gelişme dediğimiz şeydir.” Walter Benjamin, Paul Klee'nin çizimine bakıp yazmış bunları. Bu çizimden sızan önermelerden ilham alan Benjamin “tarihsel gelişim”e tapınanların, ihtiram edenlerin, saray şairlerin, dalkavukla...

Yaşama Sanatı: Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği by Crispin Sartwell

"İyi tasarlanmış ve yazılmış bir reklam afişine bakarken, televizyonda bir basket maçı izlerken, çocuklarımızı şefkatle büyütürken, kendimizi vererek bahçemizde çalışırken, sahici bir biçimde sanatla uğraşıyor oluruz. Eğer bu sanatçılığı bilincimize çıkarabilirsek, yaşantımızı dönüştürebiliriz. Şimdi yapmakta olduğumuz aynı eylemleri yapıyor olacağız belki, ama o eylemleri üzerlerine bilinçle yoğunlaşarak yapacağız. Yaşama biçimimizin dışsal herhangi bir olgusu zorunlu olarak değişmeyecek belki, ama bizim bu olguları kavrayışımız derinleşecek, yaşama bağlılığımız artacak, hayatımızın manevi boyutu canlanacaktır. "Hayata dönmüş" olacağız, zaten yaşamakta olduğumuz hayatlara daha eksiksiz olarak döneceğiz." "Avrupalı olmayan kültürlerin hiçbirinde estetik anlamda bir "sanat" kavramı olmadığı gibi bu kavramın getirdiği sergileme ve muhafaza pratikleri de yoktur. (Bu nokta Japon ve Çin kültürü söz konusu olduğunda özellikle göz önünde bulundurulmalıdır.) ...
“Bu gibi durumlarda en acıklısı. insanların «bilimsel yantutmazlık»la övünmeleridir. İnsan bağımlılık ağına daldıkça, avazı çıktığınca yaşasın bağımsızlık, yantutmazlık diye bağırır." "Nitekim, kapkara düşüncelere dalan, ikide bir canına kıymaya yeltenen. korkunç yürek daralması çeken bir hanımı bana gönderen ruhçözümcünün biri, kadının eline sıkıştırdığı kağıda «aman evliliğini yıkma» diye yazmıştı. Konuşmamızın ilk saatinde, dört yıldır birlikte yaşadıkları kocasının henüz kızlığını bozamadığını, bunun yerine birtakım sapık oyunlar oynadığını öğrendim. Cinsel konuda tam anlamıyla bilgisiz olduğundan, bütün bu sapıklıklara doğal eşlik görevi diye katlanmıştı. Yukarda sözünü ettiğim ruhçözümeciyse «aman bu evlilik yıkılmasınn. diyordu. Üç saat sonra, hasta beni bırakıp gitti, yüreğinin daralması dayanılmaz hale gelmişti ve ruhçözümlemesini bir tavlama girişimi gibi algılamaya başlamıştı. Ben bunu biliyordum, ama elimden bir şey gelmezdi. Birkaç ay sonra canına kıydı...
“Doğal bir cinsel haz duyabildikleri an hastaların nefretinde azalma görüldüğünü hesaba katmamak olanaksızdı. Bir saplantılı sinircenin dönüşümce (hystérie) haline gelmesi hastanın duyduğu nefretin azal- masına yol açıyordu. Eziyetçi sapıklıklar ya da sevişme sırasında kurulan eziyetçi düşler cinsel doyumun artmasıyla doğru orantılı olarak azalıyordu. Bu gözlemler, daha başka şeyler yanında, cinsel çekim ve doyumun azaldığı dönemlerde karı-koca arasında beliren çatışmaların çoğalmasını da açıklıyordu. Aynı şekilde, daha doyurucu bir eş bulduğu zaman kocanın kabalığının azalmasını açıklamamıza da izin veriyorlardı. Vahşi hayvanların davranışları konusunda soruşturmalar yaptım ve karıları tok olduğu, cinsel gereksinimleri kaşılandığı zaman kimse- ye zararları dokunmadığını öğrendim. Boğalar ineklere doğru götürü- lürken tehlikeli, geri getirilirken kuzu gibiydiler. Cinsel doyum yasaklandığı için, köpekler zincire vuruldukları zaman tehlikeliydi. Böylece, Sürüp giden bir cinsel doyu...