Lilith - Esra Pekin -alıntı

Author: Yasemin Şahin /


resim : gustav climt - Danaë

Öğleye doğru uyandım, aniden biri tarafından dürtüklenmiş gibi. Bir süre yatakta oyalanarak gündelik telaşın dışında kalmanın yollarını aradım. Bedenim uyanmış olsa da beynim içinde bulunduu gaflet uykusundan uyanamıyordu. Daha doğrusu uyanmayı tercih etmiyordu. Gözlerimi odanın türlü yerlerine dikip asıl düşünmem gereken mevzudan fersah fersah uzaklarda dolaşıyor, asıl konuya bir türlü ulaşamıyordum. Bir karara varmak için erken saatlerdi. Saat henüz sabahın ll'iydi.
Zorbela yataktan sırtımı kaldırdıımda yirmi dakikanın geçmiş olduğunu anladım. Pikeyi üzerimden iterken yere düşürdüm. Eğilip onu almak bile zor geliyordu şu saniye bana. Pikenin üzerine basıp gardırobun üzerindeki aynada kendi suretimle karşılaştım. Madik atılmış biri için fazlasıyla güzel görünüyordum. Demek kandırılmak bünyeme iyi geliyordu. Seksek oynar gibi düşünceden düşünceye atlıyor, ama taşı hep geride unutuyordum. Ben dengemi bulmaya çalışırken taş yerinde duruyor, ben sadece çizgilere basmamaya gayret gösteriyor, taşı hep arkamda unutuyordum.
Unutmak istediğim taşı orada bırakıp mutfağa doğru yollandım. Karnım açtı. Genellikle sabahları uyandıktan sonra bir süre - ki bu süre birkaç saati bulurdu ekseriyetle- canım kahvaltı etmek  istemezdi. Birkaç fincan bol sütlü filtre kahve ve sigara yeterince doyurucu bir besin kaynağı niteliği taşırdı benim için. Ancak bu sabah açtım ve uyanalı sadece yarım saat kadar olmuştu. Demek ki aldatılmak beni iştahlı biri haline getiriyordu. "Ne güzel." dedim kendi kendime, ”bedenimin tüm uzuvları kırılan kalbimi onarmak için birli olmuş çalışıyor. Kim demiş acının hayatı bir lahzada zenginleştirmediğini. Acının bana şu an yaptığını annem yıllarca yapamadı. Acı en iyi iştah açıcıdan daha etkili bir formüle sahip demek ki. . .” Buzdolabını açtım ve elime ne gelirse çıkardım. Dil peyniri, kaşar peynir, zeytin ezmesi, ahududu reçeli, kaymak, pofuduk ekmek ve domates. Domateslerin kabuklarını soydum, başka bir zaman olsa domatesin zarını çıkarmak bana zor geldiği için yememeyi tercih ederdim hâlbuki. Kendime şık bir sofra hazırladım. Ne zamandır kendimle kahvaltı etmiyordum. Babamın lafını anımsadım o anda. Babam kahvaltının önemini vurgulamak için neredeyse benim için işkence olan her kahvaltı esnasında şöyle derdi: ”Kahvaltıyı kendinle, öğle yemeğini dostunla, akşam yemeğini düşmanınla yemelisin. Ne kadar az konuşursan o kadar çok yer, ne kadar çok konuşursan o kadar az yersin.” Haklıydı. Konuşamadığım kelimelerimin yerini lokmalarla doldurup hiç ara vermede en az iki kişiyi duyurabilecek bir öğünü tek başıma tüketmiştim. Artık neredeyse 13.00'e geliyordu.
Galeriyi aramam gerekiyordu. Ortağıma beni bugün ve belki ilerleyen birkaç gün boyunca idare etmesini, iyi olduğumu, beni merak etmesini gerektirecek bir durumun söz konusu olmadığım söylemek için. Ya da kısaca hasta olduğumu söyleyebilirdim. İkinci seçeneği seçtim. Hastalanmıştım ve yataktan kafamı kaldıramıyordum. Biraz dinlenmek iyi gelecekti bana. Sanırım sözüm ona hasta olduğu halde iştahı benim kadar kuvvetli, benim kadar sağlıklı görünen biri daha olamazdı. Canım aşerercesine kahve istiyordu. Ardından tekrar mutfağa gittim, sanırım bugün vaktimin çoğu evin bu bölümünde geçecekti. Kahve makinesinin ne zamandır temizlemediğim termosunun içini temizledim. Filtre kâğıdını yerleştirdim. Abartarak kendim için epey fazla miktarda kahveyi filtreye koydum, su haznesini, mutfak tezgâhım da ıslatarak suyla doldurdum ve makineyi çalıştırdım. Kahve rayihasım dışarıya salarken sermest olmuş gibi burnum kokunun peşinden mutfakta oradan oraya savruluyordu. İçmek için değil sırf koklamak için bile kahve yapılmalıydı. Burnum kahvenin kokusu, damağım tadıyla dolduğunda sigaramı yakıyor ve öylece hiçbirşey yapmadan mutfak masasının rahatsız sandalyesinde oturuyordum.
Birden az önce üzerinden atlayarak görmezden geldiğim seksek taşı çarptı ayağıma. Taş canımı yakmış, orada olduğunu hatırlatmıştı. Kayıtsızlığımdan sıkılmış, kendini bana anımsatmak istemişti canımı yakarak..... Canımı yakmaktan başka bir çaresi yokmuş gibi. Nasıl ki vücudumuzun unuttuğumuz yerlerini yaralandıktan ya da ağrıdıklarında ammsarız, taşı da ayağımın serçe parmağına çarparak onu acıttığında hatırlamıştım. Demek ki acı  ile hafıza aynı yolun yolcusuydu. Bize en çok acı verenleri asla " unutmamamızın nedeni buydu; ya hafızamızdan vazgeçip, bizi  sadece tek tip güdük bir mutluluğun içine hapseden bir yaşamı  seçecektik ya da ona sarılıp acılarımızın çeşmilendiği bir geleceğe doğru pupa yelken ilerleyecektik özgürce. Ben özgürlüğü seçmeye çok daha önceleri karar vermiştim, yaşamayı çok sevdiğim için değil, yaşama ancak böyle katlanabileceğimi anladığım için. Her gün tadı ne derece enfes olursa olsun aynı yemeği yemek zorunda kalmak benim tercihim olamazdı. Aynı Fadiş Teyze gibi. Bu yüzden kınalı kekliklerini sürüp giden hayat gailesi içinde unutacağmı bildiği için gözünün önüne koymuştu. Baktıkça hatırlamak, hatırladıkça acılanmak, acılandıkça nefes almak için.
Salondaki kitaplığın üzerindeki tahniti yapılmış kınalı kekliklere, muhabbetkuşuna ve Afrika gri papağanına bakarken ne yapmam gerektiğini artık biliyordum. Onları öldürecek ve ölülerini diğer ölülerimin yanına, olmaları gereken yere yerleştirecektim. Bunun için iki tane bayağı kargaya ihtiyacım vardı... 1-1 yani 2 tane karga maketi, 2 tane bayağı karganın ölümüne mal olacaktı...

0 yorum:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
gazeteler gazeteler